html> PARDUS 2008


Ne mutlu Türk'üm Diyene! PARDUS 2009'A HOŞ GELDİNİZ.www.pardus.org.tr PARDUS SİZLERİ BEKLİYOR

ALSANCAK - Blogcu


ALSANCAK

• 4/6/2009 - Ya Rab

Yarabbi HAK yolunda asırlarca kan döken

Tevhidi kurtaran da bu millet değil midir?

 

Binlerce Haçlı orduyu, birden serip yere,

Yoktan vatan kuran da bu millet değil midir?

 

Gurbet kadar çetin, ebediyet kadar uzun,

Bir yol tutup varan da bu millet değil midir?

 

Tâli’ki-Pençesinde azıttıkça her zaman,

Beklemeden vuran da bu millet değil midir?

 

Lütfunla tut elinden, İLAHİ bu milletin,

Uğrunda dağ yaran da bu millet değil midir? (1)

 

(1) M.CEVDET “İSLÂMIN NURU MECMUASI SAYI 1.Sayfa.28

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 4/6/2009 - Ya Rab

Yarabbi HAK yolunda asırlarca kan döken

Tevhidi kurtaran da bu millet değil midir?

 

Binlerce Haçlı orduyu, birden serip yere,

Yoktan vatan kuran da bu millet değil midir?

 

Gurbet kadar çetin, ebediyet kadar uzun,

Bir yol tutup varan da bu millet değil midir?

 

Tâli’ki-Pençesinde azıttıkça her zaman,

Beklemeden vuran da bu millet değil midir?

 

Lütfunla tut elinden, İLAHİ bu milletin,

Uğrunda dağ yaran da bu millet değil midir? (1)

 

(1) M.CEVDET “İSLÂMIN NURU MECMUASI SAYI 1.Sayfa.28

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 4/6/2009 - Ya Rab

Yarabbi HAK yolunda asırlarca kan döken

Tevhidi kurtaran da bu millet değil midir?

 

Binlerce Haçlı orduyu, birden serip yere,

Yoktan vatan kuran da bu millet değil midir?

 

Gurbet kadar çetin, ebediyet kadar uzun,

Bir yol tutup varan da bu millet değil midir?

 

Tâli’ki-Pençesinde azıttıkça her zaman,

Beklemeden vuran da bu millet değil midir?

 

Lütfunla tut elinden, İLAHİ bu milletin,

Uğrunda dağ yaran da bu millet değil midir? (1)

 

(1) M.CEVDET “İSLÂMIN NURU MECMUASI SAYI 1.Sayfa.28

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 4/6/2009 - Ya Rab

Yarabbi HAK yolunda asırlarca kan döken

Tevhidi kurtaran da bu millet değil midir?

 

Binlerce Haçlı orduyu, birden serip yere,

Yoktan vatan kuran da bu millet değil midir?

 

Gurbet kadar çetin, ebediyet kadar uzun,

Bir yol tutup varan da bu millet değil midir?

 

Tâli’ki-Pençesinde azıttıkça her zaman,

Beklemeden vuran da bu millet değil midir?

 

Lütfunla tut elinden, İLAHİ bu milletin,

Uğrunda dağ yaran da bu millet değil midir? (1)

 

(1) M.CEVDET “İSLÂMIN NURU MECMUASI SAYI 1.Sayfa.28

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 29/5/2009 - OKUL

 

Okul

Okul başlıbaşına bir âlemdir ve mukaddes bir ocaktır.

Bir milletin bütün ümitleri ve istikbali bu ocağa bağlıdır.

Çocuklarımızın yarını da bu mukaddes ocağın vereceği terbiye İle İlgilidir.

Bizim Vazifemiz Binbir Müşkilat İçinde Çırpınan Bu Mukaddes Ocağa Hürmet Etmek,Ona Elimizden Gelen Yardımı Esirgememektir.

Herkes Uluorta Okula Ve Öğretmene Yan Gözle Bakarsa,Aklı Eren Ve Ermeyen,Salahiyeti Olan Ve Olmayan Bu Mukaddes Yuvaya Hücum Ederse,Okullarımızdan Hayır Beklememeliyiz.

Okulun Kuru Tenkitçilere Değil,Dostlara Ve Dostların Müzaheretine İhtiyacı Vardır.

Okul Analardan Ve Babalardan Ne Derece Müzaheret Görürse,Çocuklarımız O Derece İyi İnkişaf Edeceklerdir.

Bugünkü Gerçekçi Anlayışa Göre Okul;Ailenin Yerine Çocuğu Cemiyetin Ülkülerine Göre Terbiye Eden Bir Devlet Kurumudur.

 

  Bunun Vazifesi;Terbiye Ettiği Gençleri Aynı Seviyeye Çıkarmak Değil,Fakat Müsteit Oldukları Kabiliyetlere Göre Onların Yeteneklerini İktidarı Nisbetinde Geliştirmektir.

 

 

 

 

ALİSEYDİ OĞUZTÜRK

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 29/5/2009 - OKUL

 

Okul

Okul başlıbaşına bir âlemdir ve mukaddes bir ocaktır.

Bir milletin bütün ümitleri ve istikbali bu ocağa bağlıdır.

Çocuklarımızın yarını da bu mukaddes ocağın vereceği terbiye İle İlgilidir.

Bizim Vazifemiz Binbir Müşkilat İçinde Çırpınan Bu Mukaddes Ocağa Hürmet Etmek,Ona Elimizden Gelen Yardımı Esirgememektir.

Herkes Uluorta Okula Ve Öğretmene Yan Gözle Bakarsa,Aklı Eren Ve Ermeyen,Salahiyeti Olan Ve Olmayan Bu Mukaddes Yuvaya Hücum Ederse,Okullarımızdan Hayır Beklememeliyiz.

Okulun Kuru Tenkitçilere Değil,Dostlara Ve Dostların Müzaheretine İhtiyacı Vardır.

Okul Analardan Ve Babalardan Ne Derece Müzaheret Görürse,Çocuklarımız O Derece İyi İnkişaf Edeceklerdir.

Bugünkü Gerçekçi Anlayışa Göre Okul;Ailenin Yerine Çocuğu Cemiyetin Ülkülerine Göre Terbiye Eden Bir Devlet Kurumudur.

 

  Bunun Vazifesi;Terbiye Ettiği Gençleri Aynı Seviyeye Çıkarmak Değil,Fakat Müsteit Oldukları Kabiliyetlere Göre Onların Yeteneklerini İktidarı Nisbetinde Geliştirmektir.

 

 

 

 

ALİSEYDİ OĞUZTÜRK

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 29/5/2009 - OKUL

Okul

 Okul başlıbaşına bir âlemdir ve mukaddes bir ocaktır.

 Bir milletin bütün ümitleri ve istikbali bu ocağa bağlıdır.

 Çocuklarımızın yarını da bu mukaddes ocağın vereceği terbiye İle İlgilidir.

 Bizim Vazifemiz Binbir Müşkilat İçinde Çırpınan Bu Mukaddes Ocağa Hürmet Etmek,Ona Elimizden Gelen Yardımı Esirgememektir.

 Herkes Uluorta Okula Ve Öğretmene Yan Gözle Bakarsa,Aklı Eren Ve Ermeyen,Salahiyeti Olan Ve Olmayan Bu Mukaddes Yuvaya Hücum Ederse,Okullarımızdan Hayır Beklememeliyiz.

 Okulun Kuru Tenkitçilere Değil,Dostlara Ve Dostların Müzaheretine İhtiyacı Vardır.

    Okul Analardan Ve Babalardan Ne Derece Müzaheret Görürse,Çocuklarımız O Derece İyi İnkişaf Edeceklerdir.

 Bugünkü Gerçekçi Anlayışa Göre Okul;Ailenin Yerine Çocuğu Cemiyetin Ülkülerine Göre Terbiye Eden Bir Devlet Kurumudur.
 
  Bunun Vazifesi;Terbiye Ettiği Gençleri Aynı Seviyeye Çıkarmak Değil,Fakat Müsteit Oldukları Kabiliyetlere Göre Onların Yeteneklerini İktidarı Nisbetinde Geliştirmektir.
 



Obama 'soykırım' dedi mi?

Yazı Boyutu

Obama 'soykırım' demedi

ABD Başkanı Barack Obama, 24 Nisan başkanlık açıklamasında, 1915 Ermeni olayları için “soykırım” nitelemesini kullanmadı.

Barack Obama, 1915 Ermeni olayları anma gününde yayımladığı açıklamada, “94 yıl önce, 20. yüzyılın en büyük katliamlarından biri başladı. Her yıl, Osmanlı İmparatorluğu'nun son günlerinde 1.5 milyon Ermeni'nin katledilmesi veya ölüme yürümesini anıyoruz” dedi.

Obama, soykırım sözünü kullanmadı ve Türkçe'ye “büyük felaket” olarak çevrilen Ermenice “Meds Yeghern” sözüne yer verdi. Barack Obama, “Ermeni halkı bizim kalplerimizde yaşadığı gibi, 'büyük felaket' de, bizim anılarımızda yaşamalı” diye konuştu.

“Tarihin, çözülmedikçe ağır bir yük olabileceğini” ifade eden ABD Başkanı, açıklamasında, “1915'in korkunç olaylarının insanoğlunun kendi türüne insani olmayan tutumunun karanlık olasılığını hatırlattığını ve geçmişi gözden geçirmenin uzlaşma yönünde kuvvetli bir vaadi de içinde barındırdığını” bildirdi.

Obama, Türkiye'deki konuşmasında da söylediği gibi, 1915 olaylarına ilişkin görüşlerini tutarlı bir biçimde ifade ettiğini ve bu tarihe ilişkin görüşünün değişmediğini açıklamasında bir kez daha tekrarladı. ABD Başkanı, kendi ilgisinin, “gerçeklerin tam, samimi ve adil” olarak ortaya çıkarılmasında olduğunu kaydetti.

Barack Obama, Ermeni ve Türk halkları açısında bu yönde ilerlemek için en iyi yolun şimdi, ileriye gidebilme çabalarının bir parçası olarak, geçmişin gerçeklerine yanıt vermek olduğunu da dile getirdi.

Obama, “Türk ve Ermeni halklarının, bu acılı tarih üzerinde dürüst, açık ve yapıcı bir biçimde çalışılması çabalarını kuvvetle destekliyorum. Ermeniler ve Türkler arasında ve Türkiye içinde cesur ve önemli diyaloglar gerçekleştiriliyor. Aynı zamanda Türkiye ile Ermenistan'ın ikili ilişkilerini normalleştirme çabalarını kuvvetle destekliyorum” dedi.

ABD Başkanı, İsviçre'nin gözetimi altında iki hükümetin, bir çerçeve ve ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik yol haritasında anlaştıklarını belirterek, “Bu ilerlemeyi takdir ediyorum ve iki hükümete de sözlerini yerine getirmeleri çağrısında bulunuyorum” ifadesini kullandı.

Obama, “Ermenistan ve Türkiye birlikte barışçı, üretken ve refah içinde bir ilişki kurabilir. Ve birlikte, Ermeni ve Türk halkları, kendi ortak tarihlerini kabul edip, ortak insanlıklarını kabul ettikleri zaman daha güçlü olacaklardır. Hiçbir şey, 'büyük felaket' ile kaybedilenleri geri getiremez” dedi.

Ermeniler'in son 94 yılda dinamizm, dayanıklılık ve yetenekleri sayesinde, kendilerini yok etmeye çalışanlara karşı direndiklerini belirten Obama, ABD'nin de, 1915'ten sonra bu ülkeye göç eden Ermeni asıllı Amerikalılar'ın topluma yaptığı katkılarla zenginleştiğini kaydetti.

Obama, “Bugün, dostluk, dayanışma ve derin saygı duygularıyla her yerdeki Ermeniler'in yanında duruyorum” ifadesiyle açıklamasını tamamladı.

 






 

AA

Yayın Tarihi : 24 Nisan 2009 Cuma 22:10:44



 

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 26/4/2009 - Obama 'soykırım' dedi mi?


Obama 'soykırım' dedi mi?

Yazı Boyutu

Obama 'soykırım' demedi

ABD Başkanı Barack Obama, 24 Nisan başkanlık açıklamasında, 1915 Ermeni olayları için “soykırım” nitelemesini kullanmadı.

Barack Obama, 1915 Ermeni olayları anma gününde yayımladığı açıklamada, “94 yıl önce, 20. yüzyılın en büyük katliamlarından biri başladı. Her yıl, Osmanlı İmparatorluğu'nun son günlerinde 1.5 milyon Ermeni'nin katledilmesi veya ölüme yürümesini anıyoruz” dedi.

Obama, soykırım sözünü kullanmadı ve Türkçe'ye “büyük felaket” olarak çevrilen Ermenice “Meds Yeghern” sözüne yer verdi. Barack Obama, “Ermeni halkı bizim kalplerimizde yaşadığı gibi, 'büyük felaket' de, bizim anılarımızda yaşamalı” diye konuştu.

“Tarihin, çözülmedikçe ağır bir yük olabileceğini” ifade eden ABD Başkanı, açıklamasında, “1915'in korkunç olaylarının insanoğlunun kendi türüne insani olmayan tutumunun karanlık olasılığını hatırlattığını ve geçmişi gözden geçirmenin uzlaşma yönünde kuvvetli bir vaadi de içinde barındırdığını” bildirdi.

Obama, Türkiye'deki konuşmasında da söylediği gibi, 1915 olaylarına ilişkin görüşlerini tutarlı bir biçimde ifade ettiğini ve bu tarihe ilişkin görüşünün değişmediğini açıklamasında bir kez daha tekrarladı. ABD Başkanı, kendi ilgisinin, “gerçeklerin tam, samimi ve adil” olarak ortaya çıkarılmasında olduğunu kaydetti.

Barack Obama, Ermeni ve Türk halkları açısında bu yönde ilerlemek için en iyi yolun şimdi, ileriye gidebilme çabalarının bir parçası olarak, geçmişin gerçeklerine yanıt vermek olduğunu da dile getirdi.

Obama, “Türk ve Ermeni halklarının, bu acılı tarih üzerinde dürüst, açık ve yapıcı bir biçimde çalışılması çabalarını kuvvetle destekliyorum. Ermeniler ve Türkler arasında ve Türkiye içinde cesur ve önemli diyaloglar gerçekleştiriliyor. Aynı zamanda Türkiye ile Ermenistan'ın ikili ilişkilerini normalleştirme çabalarını kuvvetle destekliyorum” dedi.

ABD Başkanı, İsviçre'nin gözetimi altında iki hükümetin, bir çerçeve ve ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik yol haritasında anlaştıklarını belirterek, “Bu ilerlemeyi takdir ediyorum ve iki hükümete de sözlerini yerine getirmeleri çağrısında bulunuyorum” ifadesini kullandı.

Obama, “Ermenistan ve Türkiye birlikte barışçı, üretken ve refah içinde bir ilişki kurabilir. Ve birlikte, Ermeni ve Türk halkları, kendi ortak tarihlerini kabul edip, ortak insanlıklarını kabul ettikleri zaman daha güçlü olacaklardır. Hiçbir şey, 'büyük felaket' ile kaybedilenleri geri getiremez” dedi.

Ermeniler'in son 94 yılda dinamizm, dayanıklılık ve yetenekleri sayesinde, kendilerini yok etmeye çalışanlara karşı direndiklerini belirten Obama, ABD'nin de, 1915'ten sonra bu ülkeye göç eden Ermeni asıllı Amerikalılar'ın topluma yaptığı katkılarla zenginleştiğini kaydetti.

Obama, “Bugün, dostluk, dayanışma ve derin saygı duygularıyla her yerdeki Ermeniler'in yanında duruyorum” ifadesiyle açıklamasını tamamladı.

 






 

AA

Yayın Tarihi : 24 Nisan 2009 Cuma 22:10:44



 

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 17/4/2009 - Değerli müminler!

Değerli müminler! 20 Nisan 571 tarihine rastlayan Rebiu'l-evvel ayının 12 nci Pazartesi gecesi Peygamberimiz Efendimiz dünyayı şereflendirmişlerdir. 14 asır evvel böyle bir gecenin sabahında güneş ufuktan doğmadan insanlığın hayat ufkunda ilâhî bir nur doğmuş oluyordu. Şair ne güzel söylemiş:

"Envar ile kâinat doldu,

İşte bu gece sabah oldu."

Bu gecenin sabahında Hz. İbrahim ile oğlu Hz. İsmail'in duaları ve İsa aleyhi's-selam'ın müjdesi gerçekleşmiş oluyordu. Kur'an-ı Kerim'de hikâye edildiğine göre Hz. İbrahim ile oğlu Hz. İsmail, Kâbe'yi inşa ederlerken şöyle dua etmişlerdi:

"Bir zamanlar İbrahim, İsmail ile beraber Beytullah'ın temellerini yükseltiyor (ve şöyle dua ediyorlardı.) Ey Rabbimiz, bizden bunu kabul buyur,sen işitensin bilensin.

Ey Rabbimiz, bizi sana boyun eğenlerden kıl, soyumuzdan da sana itaat eden bir ümmet çıkar, bize ibadet usullerimizi göster, tövbemizi kabul et, zira tövbeleri çokça kabul eden ancak sensin.

Ey Rabbimiz, onlara, içlerinden senin ayetlerini kendilerine okuyacak, onlara kitap ve hikmeti öğretecek, onları temizleyecek bir Peygamber gönder. Çünkü üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan yalnız sensin''1

Hz. İsa da şu müjdeyi vermişti.

"Ey İsrailoğulları, ben size Allah'ın elçisiyim, benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmet adında bir Peygamberi de müjdeleyici olarak geldim, demişti."2

Bir gün Ashab-ı kiram Peygamberimizden hayatının ilk günlerini anlatmasını rica etmişler, O da şu sözleri söylemişti:

"Ben, atam Hz. İbrahim'in duası, kardeşim Hz. İsa'nın müjdesi, annem Âmine'nin rüyasıyım, annem bana hamile olduğu sırada bir rüya görmüştü: İçinden bir nur çıkmış ve bu nur Suriye'deki sarayları aydınlatmıştı."3

Evet, işte bu gecenin sabahında Hz. İbrahim'in duasına ve Hz. İsa'nın müjdesine mazhar olan bu son Peygamber, bir güneş gibi doğdu.

Değerli müminler, bu gecenin sabahı gerçekten feyizli bir sabahtı. İnsanlık için yepyeni bir gün doğmuş, aydınlık bir devir açılmıştı. Hz. Adem'le başlayan tevhid inancı yeniden canlanmış, cehalet ve sapık inançlarla kararan ruhlar, bu doğuşla aydınlığa kavuşmuştu.

Bir fazilet güneşi ve hidâyet meş'alesi olan Peygamberimizin doğumu, Allah'ın bütün insanlara en büyük nimetlerinden birisidir. Bu husus Kur'an-ı Kerim'de şöyle ifade buyurulmaktadır:

"And olsun ki, Allah, müminlere ayetlerini okuyan, onları kötülüklerden temizleyen, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle büyük bir Iütufta bulunmuştur . Halbuki onlar önceleri apaçık bir sapıklıkta idiler."4

Ayet-i Kerime'de ifade buyurulduğu üzere, gerçekten insanlar Peygamberimizden önce her türlü değer ölçülerini yitirmiş, yollarını şaşırmışlardı. Küfür ve zulüm, gönülleri karartmış, Allah'a giden yoldan uzaklaştırmıştı. Hayır ve fazilet namına hiçbir şey kalmamıştı. Sosyal hayat bozulmuş, ahlâk bağları tamamen çözülmüştü. Hak, kuvvete boyun eğmiş,merhamet ve şefkat kalplerden silinmişti. Kadın esir muamelesi görmüş, bir eşya gibi alınıp satılmıştı. Kız çocukları acımasızca diri diri toprağa gömülmüştü. Evet, bunları kim söylüyor? Bunları, bu toplumun içinde yaşayan insanlar söylüyor, nitekim Mekke'de gördükleri zulüm ve işkence yüzünden Habeşistan'a göç etmek zorunda kalan ilk müslümanlar Habeş kralına hicrete mecbur olduklarının sebeplerini anlatırken, bakınız neler söylüyorlar?

"Ey hükümdar, biz cehalet içinde yaşayan bir millet idik, putlara tapıyor, Iâşe yiyorduk. Fuhuş yapıyorduk. Akraba ile münasebeti kesiyor, komşularımıza kötülük yapıyorduk. Kuvvetli olanımız zayıf olanı eziyordu. Biz toplum olarak bu halde yaşarken Allah Teâla bize acıdı, Iütfederek içimizden birini Peygamber gönderdi. Soyu, iffeti ve dürüstlüğü hepimizce bilinen birisi. O, bizi yalnız Allah'a ibadet etmeye çağırdı. Atalarımızın tapınageldikleri ağaç ve taş parçalarını terk etmemizi söyledi.

Bize doğru söylemeyi, emanete ve akrabalık bağlarına riayet etmeyi, komşularla güzel geçinmeyi, kan dökmekten ve haram olan şeylerden sakınmayı öğütledi. Bizi fuhuştan, yalandan, yetim malı yemekten, namuslu kadınlara iffetsizlik iftirasında bulunmaktan uzak durmayı emretti. Allah'a ibadet edip O'na hiçbir sûretle ortak koşmamayı emretti. Namaz kılmaya, sadaka vermeye ve iyilik yapmaya bizi çağırdı. Biz de ona inandık, getirdiği dini kabul ettik. Onun haram dediğini haram bildik, helâl dediğini helâl tanıdık. Bundan dolayı içinde yaşadığımız her yönü ile kokuşmuş toplum bize düşman kesildi, eziyet ve işkence yapmaya başladı. Bu sebeple biz de hicret ederek ülkenize geldik."5

İşte bu sözler o toplumda yaşamış olan insanların sözleridir. Demek ki, o toplum içine düştüğü bu bunalımdan büyük ölçüde rahatsızlanmış, beklediği kurtarıcıyı bulunca ona sımsıkı sarılmıştı. Onun getirdiği esasları benimsemiş ve onları hayata geçirmek için hicret etmeyi ve hiç tanımadığı bir ülkeye gitmeyi göze almıştı.

Değerli kardeşlerim, Peygamberimiz az önce de söylediğimiz gibi 571 yılı Nisan'ın 20 sine rastlayan Rebiu'l-evvel ayının 12 nci Pazartesi gecesi tan yeri ağarırken Mekke'de dünyaya geldi. Babası Abdullah, annesi Âmine'dir. Babası Abdullah onun doğumundan iki ay kadar önce vefat etmiş bu mutlu güne erişememişti. Dedesi Abdülmuttalip torununa Muhammed adını vermişti. Ataları arasında böyle bir ad yoktu. Bunu duyanlar Abdülmuttalip'e bu adı niçin koyduğunu sordular. Abdülmuttalip şu cevabı verdi:

- Umarım ki, onu gökte Hak, yerde halk övecektir.

Tarihçiler, Peygamberimizin doğduğu gece dünyada olağanüstü bazı olayların meydana geldiğini naklederler. O gece İran'da hükümdar Kisra'nın sarayından 14 sütun yıkılmış, Sava gölü kurumuş, bin yıldan beri yanan Mecûsilerin ateşi sönmüştü. Bu olaylar, ilerde İran saltanatının yıkılacağına, Bizans İmparatorluğunun çökeceğine ve putperestliğin ortadan kalkacağına işaret idi ve öyle de oldu.6

Peygamberimizin hem çocukluğu ve hem de gençliği hiç kimsede görülmeyen bir güzellik içerisinde geçti. Herkes ona "Güvenilir Muhammed" diyordu.

Nihayet 40 yaşına geldi. İçerisinde bulunduğu toplumdan çok rahatsızdı. Ne yapmalı idi ki bu toplumu içerisine düştüğü bunalımdan kurtarmalıydı. Hep bunu düşünüyordu. Allah'a ibadet etmek için de zaman zaman Mekke yakınında bulunan Hira dağındaki mağaraya çekiliyor, günlerce burada kalıyordu. Milâdi 610 yılının Ramazan ayında sözünü ettiğimiz mağarada bulunduğu sırada kendisine Cebrail aleyhi's-selâm adındaki melek geldi. Peygamberimiz o anı şöyle anlatır:

"Melek bana:

- Oku, dedi. Ben:

- Okumak bilmem, dedim.

- Bunun üzerine melek beni alıp gücüm tükeninceye kadar sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp yine:

- Oku, dedi. Ben de ona:

- Okumak bilmem, dedim. Yine beni alıp ikinci defa takatım kesilinceye kadar sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp:

- Oku dedi. Ben:

- Okumak bilmem, dedim. Nihayet beni yine alıp üçüncü defa sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp:

- Yaratan Rabbinin adıyla oku, O, insanı Alak'tan yarattı. Oku, Rabbin sonsuz kerem sahibidir. Kalemle yazmayı öğreten O'dur. İnsana bilmediğini o öğretti."7

Cebrail aleyhi's-selam bu ilk ayetleri tebliğ etmiş ve Peygamber olarak görevlendirilmiş olduğu da kendisine müjdelenmişti.

Peygamberimiz korkudan titreyerek eve döndü ve eşi Hz. Hatice'ye:

- Beni sarıp örtünüz, beni sarıp örtünüz, dedi. Hz. Hatice de onu örttü. Bir süre sonra Peygamberimiz olup bitenleri Hz. Hatice'ye anlattı ve:

- Kendimden korktum, dedi. Hz. Hatice:

- Öyle deme, Allah'a yemin ederim,ki, Allah Teâlâ hiçbir vakit seni utandırmaz. Çünkü sen akrabalık bağlarına hürmet ediyor, borçluların borcunu ödüyor, yoksullara yardım ediyorsun. Misafirlere ikramda bulunuyor, doğruları destekliyorsun, dedi.8

İşte böylece Peygamberimize Peygamber olduğu Cebrail adındaki melek tarafından tebliğ edilmiş ve ilk ayetler de vahyedilmiş oldu.

Değerli kardeşlerim, Hz. Muhammed son Peygamberdir. Allah Teâlâ Hz. Adem'den itibaren kesin sayılarını ancak kendisinin bildiği pek çok Peygamberler göndermiştir. Peygamberimiz bunların sonuncusudur. Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Muhammed, içinizden her hangi birinizin babası değil, O, Allah'ın elçisi ve Peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilendir."9 Peygamberimiz de şöyle buyurmuştur:

"Benimle Peygamberlerin benzeri, şu bir kimsenin benzeri gibidir ki, o kişi bir ev yaptırmış, binayı tamamlayıp süslemiş de yalnız bir tuğlası eksik kalmış. Bu durumda halk binaya girip gezmeye başlarlar ve eksik yeri görüp hayret ederek: Şu bir tuğlanın yeri boş bırakılmış olmasaydı" derler. İşte ben o tuğlayım, ben Peygamberlerin sonuncusuyum."10

Peygamberimiz önceki Peygamberler gibi bir milletin değil, tüm insanlığın Peygamberidir. Diğer Peygamberlerden farklı yönlerinden birisi budur. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de:

"Ey Muhammed, biz seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişizdir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.''11

Peygamberimiz yalnız insanlara değil, alemlere rahmet olarak gönderildi. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"Ey Muhammed, biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik"12

Evet, Peygamberimiz sadece insanlar için değil, alemler için bir rahmettir. Peygamberimiz bütün insanlara hatta canlılara şefkat ve merhamet gösterir, bu konuda insanlar arasında ayırım yapmazdı. Müslüman olsun-olmasın; kadın-erkek, büyük-küçük, zengin-fakir, köle-efendi herkese merhamet ederdi.

Bir savaş esnasında birkaç çocuk çarpışan iki taraf arasında kalmış ve ölmüşlerdi. Peygamberimiz bundan haberdar olduğu zaman büyük üzüntü duymuştu. Askerler Peygamberimizin üzüldüğünü görünce:

- Ey Allah'ın resûlü, neden bu kadar üzülüyorsunuz, bunlar nihayet müşrik çocukları değil mi? dediler. Peygamberimiz:

"Bu çocuklar müşrik çocukları da olsa bunlar insandır. Çocuk oldukları için günahları da yoktur. Dikkat ediniz, kesinlikle çocuk öldürmeyiniz. Her can Allah'ın fıtratına göre yaratmıştır",13 buyurdu. -Adamın biri Peygamberimize başvurarak bir düşmanı lânet etmesini istemişti. Peygamberimiz: "Ben lânet okumak için değil, fakat aleme rahmet olmak için gönderildim." buyurdu.- Herkese şefkat ve merhamet gösteren Peygamberimizin inananlara özel bir şefkati vardı. Elbette öyle olmalı idi. Çünkü inananlar , onun getirdiği dini benimsemiş, malları ve canları ile o dinin yayılması için büyük fedakârlıklar göstermişlerdi. Bu konuda şöyle buyurulmuştur:

"And olsun, size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir."14

Değerli müminler, Peygamberimiz anılırken akla ilk gelen, onun , Kur'an-ı Kerim'le övülmüş olan yüksek ahlâkıdır. Onu Allah Teâlâ terbiye ettiği için bir insanda bulunması düşünülebilen güzel huy ve davranışların daha mükemmeli onda toplanmıştı. Ahlâkının güzelliğine ve her yönü ile güvenilir olduğuna düşmanları bile hayrandı. Daha gençliğinde halk arasında ''el-Emin-güvenilir" kimse olarak tanınmış olduğunu az önce söylemiştik. Şu olay bunun çarpıcı bir örneğidir:

Kâbe Kureyş tarafından yenileniyordu. Her kabile kendisine düşen bölümü yapmış, sıra ''Hacer-i Esved''in yerine konmasına gelmişti. Kureyş'ten her kabile ''Hacer-i Esved''i yerine koyma şerefini kazanmak için, o hizmeti yapmak istiyordu. Bu yüzden kabileler arasında tartışma çıktı. Her kabile ''Hacer-i Esved"i yerine koyma şerefinin kendisine ait olduğunu iddia ediyordu. Hele Abdüddaroğulları çok ileri gidip bir çanak dolusu kan getirdiler. Ellerini bu kana bulaştırıp: "Kanımız dökülmedikçe kimse önümüze geçemez" diye yemin ettiler. Bu tartışma dört beş gün devam etti. Nerede ise kabileler arasında savaş çıkacaktı ki, Kureyşin en yaşlısı olan Ebû Umeyye Beni Muğîre Kureyşin ileri gelenlerini Mescidde topladı. Konuyu tekrar tartıştılar ve şu karara vardılar: Belirledikleri vakitte mescidin Safa tarafındaki kapısından önce kim içeriye girerse o, hakem olacaktı. Belirlenen vakitte evvelâ bu kapıdan Peygamberimiz içeri girdi. Bunun üzerine Kureyş ileri gelenleri hep bir ağızdan. "İşte bu giren zat, emindir, bunun hakemliğine razıyız. Bu güvenilir zat, Muhammed'tir." dediler. Peygamberimiz bunların yanına gelince, kendisini hakem tayin ettiklerini ve bunu kabul etmesini rica ettiler. Peygamberimiz onları dinledikten sonra hakemliği kabul etti ve. "Bana bir yaygı getirin'' buyurdu. Getirilen bu yaygının içine kendi eliyle "Hacer-i Esved''i koydu. Sonra kabile başkanlarının bu yaygının birer ucundan tutup birlikte kaldırmalarını söyledi. Böyle yaptılar, her kabile yaygının bir ucundan tutarak ''Hacer-i Esved''i konacağı yere kadar kaldırdılar, Peygamberimiz de onu yerine koydu. Böylece her kabile "Hacer-i Esved''i yerine koyma şerefinden payını aldı ve tartışma da böylece bitmiş oldu15.

Bu olayda önemli olan şudur: Peygamberimizin küçük yaştan beri kimseyi incitmeyip o yaşa gelinceye kadar fazilete aykırı hiçbir hal ve hareketi görülmediği için Peygamber olarak gönderilmeden önce de Kureyş arasında "güvenilir'' ünvanı ile tanınmış olmasıdır. İslâmiyet'in kısa zamanda ve hızla yayılmış olması, şüphe yok ki, onu tebliğ eden Peygamberin yüksek ahlâkı ile ilgilidir. İnsanlar onun dürüstlüğüne ve güvenilir olduğuna inanmasalardı onun etrafında toplanırlar mıydı. Nitekim Kurân-ı Kerim'de bu husus şöyle ifade edilmiştir.

"Ey Muhammed, Allah'ın rahmetinden dolayı sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onlara bağış dile, iş hakkında onlara danış, fakat karar verdin mi Allah'a güven. Doğrusu Allah kendisine güvenenleri sever.''16

Peygamberimiz, yaşadığı hayat ile telkin ettiği esaslar arasında tam bir ahenk mevcut idi. O, telkin ettiği esasları önce kendisi uygulardı. Çünkü insan,başkalarına verdiği öğüdü kendisi uygulamazsa onun başkaları üzerinde etkisi de olmaz. Esasen Kur'an-ı Kerim:

"Ey iman edenler, yapmayacağınız şeyleri niçin söylersiniz"17 diyerek kişinin yapmayacağı şeyi başkalarına söylemesinin doğru olmayacağını bildirmektedir.

Değerli kardeşlerim, Hz. Aişe validemize, Peygamberimizin ahlâkının nasıl olduğu sorulduğunda, o: "Onun ahlâkı Kur'an'dı" demiştir.18 Peygamberimiz, davranışları ve üstün kişiliği ile en güzel örnektir. Esasen Kur'an-ı Kerim tek örnek kişi kabul etmektedir ki, o da Peygamberimizdir. Şöyle buyurulmuştur:

''And olsun ki, Allah'ın Resûlü, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok ananlar için güzel bir örnektir."19

Ayet-i Kerime Peygamberimizin, Allah'ın razı olacağı davranışlarda bulunmak isteyenler için canlı bir örnek ve büyük fazilet numunesi olduğu anlatılmaktadır. Peygamberimiz, Peygamber olarak insanları davete başladığı zaman, onu duyan komşu ülkelerin başkanları , karşılaştıkları her Mekke'liden Peygamberimiz hakkında bilgi alıyorlar, daha çok ahlâkının nasıl olduğunu soruyorlardı. İşte Mekke ileri gelenlerinden Ebû Süfyan müslüman olmadan önce ticaret amacı ile Şam'a gittiği zaman Bizans imparatoru onu huzuruna çağırmış ve Peygamberimizle ilgili kendisine bazı sorular sormuştu. Bu sorulardan birisi de şöyle idi. Peygamberlik iddiasında bulunan bu zatın daha önce hiç yalan söylediğini duydunuz mu? Ebû Süfyan: "Asla, yalan söylediğini duymadık" diye , cevap verdi. Bunun üzerine İmparator:

- Size, Peygamberlik iddiasında bulunan bu zatın evvelce hiç yalan söyleyip söylemediğini sordum, Onun hiç yalan söylemediğini ifade ettiniz. Şayet bu zat Allah hakkında yalan söylemiş olsa daha evvel insanlara yalan söylemesi gerekirdi, dedi.20

Değerli müminler, Peygamberimize göre ahlâk herşeydi. O, ahlâka o kadar önem verirdi ki, dinin ne olduğunu soranlara, dinin güzel ahlâktan ibaret olduğunu söylerdi. Hatta ahlâkı güzel olmayanın; konuştuğu zaman yalan söyleyenin, söz verdiği zaman sözünde durmayanın, emanete hıyanet edenin -diğer dinî vecibelerini yerine getirmiş olsa bile- olgun mümin olamayacağını söylerdi.

Onun hayatını inceleyenler, onun ne yüksek bir ahlâka sahip olduğunu göreceklerdir. 0, kim olursa olsun, herkese iyi muamele eder, kimseyi incitmez, ayıplamaz ve kırmazdı. Ebû Saîd el Hudrî (r.a.) anlatıyor. "Birgün Bedevilerden biri Peygamberimizden alacağını tahsil etmeye gelmişti. Edep ve terbiye ölçülerini aşarak Peygamberimize kaba ve sert sözler söyledi. Ashab-ı kiram bedevînin bu hareketine kızarak Sen kiminle konuştuğunu biliyor musun? dediler. Bedevî hiç aldırmadı: Ben hakkımı istemeye geldim, dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz Ashab'a Siz onun tarafından olacaktınız. Çünkü bu adam hakkını istiyor, buyurdu.21

Peygamberimiz, arkadaşlarından herhangi biri kendisinden bir ricada bulunduğunda bu ricayı geri çevirmez, yerine getirirdi. Mahmud b. Er-Rebîu'I-Ensarî (r.a.) anlatıyor:

"Peygamberimizin arkadaşlarından Bedir savaşında hazır bulunan Ensardan Itban B. Malik, Peygamberimize gelerek. "Ey Allah'ın Rasûlü, gözlerim görmez oldu. Halbuki mahallemiz halkına namaz kıldıran benim. Yağmur yağdığı vakit onlarla aramızda olan dere akar da mescitlerine gidip namaz kıldıramaz oluyorum. Gönlüm ister ki, bana gelip evimde namaz kıldırasın da senin namaz kıldığın yeri namazgâh edineyim." dedi. Peygamberimiz: "İnşallah bunu yaparım" diye vadetti. Itban diyor ki. Ertesi sabah Peygamberimiz beraberinde Ebû Bekir olduğu halde gün yükseldiği vakit bana geldiler. Peygamberimiz içeri girmek için izin istedi. Eve girdiğinde oturmadı, bana.

- Evinin neresinde namaz kılmamı istersin? dedi. Ben de namaz kılmasını istediğim yeri ona gösterdim. Peygamberimiz namaza durup tekbir aldı. Biz de arkasında durarak saf olduk. İki rekat kıldırıp selâm verdi. Bunun üzerine biz onun için pişirdiğimiz çorbaya onu alıkoyduk. Mahallemiz sakinlerinden bir çok kimseler, Peygamberimizin evimizi şereflendirdiğini haber alınca birer birer geldiler. İçlerinden biri mahallede oturan Malik b. Ed-Dühayşin'i göremeyince sordu. "Malik nerede?" dedi. Orada bulunanlardan bir başkası.

- O, Allah'a ve Peygamberine sevgisi olmayan bir münafıktır, dedi. Peygamberimiz:

- Böyle deme, görmüyor musun ki, "La ilahe illallah (Muhammedü'r-Resûlullah)" diyor ve bunu Allah rızası için söylüyor, buyurdu. Bunun üzerine o zat: Allah ve Resûlü daha iyi bilir, dedi. Itban diyor ki: Peygamberimizi münafıklar hakkında hep böyle iyilik ve hayır düşünür bulurduk, dedi. Sonra Peygamberimiz:

- Allah Teâlâ, O'nun rızasını arayarak "Lâ ilâhe illallah" diyen kimseyi cehennem ateşine haram kılmıştır,22 buyurdu.

Peygamberimiz hayatı boyunca adaletten kıl kadar ayrılmamıştır. Herkese karşı âdil davranmış, insafla muamele yapmıştır.

Hz. Aişe validemiz anlatıyor: Mahzumî kabilesinden bir kadın hırsızlık etmişti. Mekke ileri gelenleri, asil bir aileye mensup olan bu kadının ceza görmemesi için Peygamberimizin çok sevdiği azatlı kölesi Zeyd'in oğlu Usamey'i Peygamberimize şefaatçi olarak gönderdiler. Peygamberimiz Usame'yi dinledikten sonra:

- Sizden öncekiler bu gibi farklı uygulamaları sebebiyle helak olmuştur. Onlar, yoksullara en ağır cezayı uygular, zengin ve itibarlı olana ise ceza vermezlerdi, buyurarak kanunların uygulanmasında ayırım yapılmasının toplumun yok olmasına sebep olacağını bildirmiş ve, "Allah'a yemin ederim ki, Muhammed'in kızı Fâtıma hırsızlık etse mutlaka onu cezalandırırdım"23 buyurdu.

Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.) anlatıyor:

- Bir defa Peygamberimiz savaş ganimeti dağıtıyordu. Çok kalabalık vardı. Adamın biri Peygamberimizin adeta sırtına binmişti. Peygamberiz elindeki çubukla kendisini rahatsız eden bu adama geri durması için işaret etmiş, fakat çubuk adamın yüzüne gelerek, yüzünü incitmişti. Peygamberimiz hemen çubuğu adamın eline vererek. İntikamını al, demişti. Adam: Ey Allah'ın Resûlü, ben şikâyetçi değilim,24 diye cevap verdi. Değerli müminler, Peygamberimizin yüksek ahlâkını böyle bir vaazda anlatmak mümkün değildir. Biz sadece onun ahlâkından bir iki örnek verdik. Geniş bilgi almak isteyenler Peygamberimizin hayatını incelemelidirler.

Değerli müminler, Peygamberimizin doğumunu anarken ne yapacağız? Bazı yerlerde olduğu gibi kaside ve ilâhiler söyleyip kandil simitleri dağıtmakla mı yetineceğiz. Elbette bunlar da güzel adetlerdir. Ancak onun doğumunu anmak bu değildir. Onu anmaktan asıl gaye, onun cihanşûmül olan nübüvvet ve risaletini , yüksek ahlâkını anmak ve sünnetine uyma azmini tazelemektir. Çocuklarımıza onun hayatı ile ilgili bilgi vererek onu sevdirmeye çalışmaktır. Çünkü onu sevmek imandandır, hatta imanın ta kendisidir. Nitekim Peygamberimiz:

"Nefsimi kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, hiç biriniz, ben ona babasından ve çocuğundan da daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz,"25 buyurdu.

Peygamberimizi sevmek demek, onun sünnetine uymak ve onu hayata geçirmektir. Nitekim Peygamberimiz:

"Sünnetimi ihya eden beni sevmiş demektir. Beni seven ise cennet'te benimle beraberdir",26 buyurmuştur.

Değerli kardeşlerim, Allah Teâla'nın sevgisine ve mağfiretine mazhar olmanın tek yolu, O'nun sevgili Peygamberinin sünnetine uymaktır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:

"(Ey Muhammed) de ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir."27

İşte bu ayet-i kerime, Peygambere uymanın Allah'ın rızasını kazanmaya ve günahların bağışlanmasına vesile olacağını gayet açık bir şekilde ifade buyurmaktadır.

Bu duygu ve düşünce ile kutlu doğumun hepimize, aziz milletimize ve bütün müslüman kardeşlerimize mübarek olmasını ve Peygamberimizin şefaatine bizi mazhar kılmasını Cenab-ı Hak'tan niyaz ediyorum.

DİPNOTLAR

1 Bakara,127-129.

2 Saff, 6.

3 Şibli, İslâm Tarihi, Asrı Saadet, c. II, s. 1643, Şevval, 1330.

4 Al-i İmran,164.

5 İbn Hişam, es-Sîretü'n-Nebeviyye, c. l, s. 336.

6 Şiblî, İslâm Tarihi, Asrı Saadet, c. I, s. 188.

7 Alak, 1-5.

8 Buhari, Bedü'l-Vahiy,1.

9 Ahzap, 40.

10 Buhari, Menakıp, 18.

11 Sebe, 28.

12 Enbiya,107.

13 Şiblî, İslâm Tarihi, Asrı Saadet, c. II, s. 982.

14 Tevbe,128.

15 Kâmil Miras, Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-iSarih Tercemesi, VI, 30, 31.

16 Al-i İmran,159.

17 Saff, 2.

18 Müslim, Müsafirûn, 129.

19 Ahzap, 21.

20 Buhari, Bedü'l-Vahiy, 1.

21 İbn Mace, Sadakat, 17.

22 Buhari, Salât, 46.

23 Buhari, Hudut, 11; Müslim, Hudut, 2.

24 Ebû Davut, Diyât, 15.

25 Buhari, İman, 8; Müslim, İman, 16.

26 Tirmizî, İlm, 16.

27 Al-i İmran, 31.

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• 17/4/2009 - MEVLİT KANDİLİ

MEVLİT KANDİLİ

Yıl miladi 20 Nisan 571, günlerden Pazartesi. Peygamberimizin dünyayı şereflendirdiği tarihi ve mübarek gece. M.Akif şöyle der:

On dört asır evvel yine böyle bir gece idi

Kumdan ayın ondördü bir öksüz çıkıverdi.

Peygamberimizin doğumu, karanlık gecede ayın  dolunay şeklinde ortaya çıkmasına benzetilmiştir. Karanlık ise, cehalet ve batıl inanışın kararttığı gönülleri ifade eder.

Arap yarımadasında Adem (a.s) beri süre gelen nebevi mirasın maddi manevi kalıntıları olmasına rağmen,batıl inanç, küfür, şirk,zulüm ve ahlaksızlığa dair her türlü inanç ve yaşantı yaygın bir hal almıştı.  Allahın bir kavme Peygamber göndermesi, Enbiya suresi 11. ayette de ifade edildiği gibi bir rahmettir,lütuftur ve en büyük nimet ve ihsandır. Allahın Peygamber göndermesi, tarihin kötü gidişine ilahi bir müdahaledir.

Peygamberimiz Öncesi Mekkenin Durumu:

·         Arap yarımadasında,asayiş,huzur ve güven bozulmuş, can ve mal güvenliği kalmamıştı.

·         Fuhuş yaygınlaşmış, bazen doğan çocukların babasını belirlemekte zorlanıyorlardı.

·         Batıl inanışlar yaygınlaşmış, Kabe putlarla doldurulmuş, Allahı bırakıp putlardan medet umar bir hale gelmişlerdi. Meleklere Allahın kızları diyorlar, kurbanlara putlara adıyorlardı.

Allah, bu kötü gidişi durdurmak ve insanlara doğru yolu göstermek için Peygamberimizi kısa vadede Arap toplumuna ve 7. yy, orta ve uzun vadede ise bütün çağlara ve insanlığa bir kurtarıcı olarak gönderdi. Levlake levlak.. müjdesine ve övgüsüne mazhar olan bir insanın doğduğu gün de, kabul etmek gerekir ki çok önemli dini ve tarihi bir değeri haizdir.

      Peygamberimizin Doğduğu Gece Olağan Üstü Bazı Olaylar Meydana Gelmiştir.

·        O gece gökyüzünde büyükçe bir yıldız belirmiş, bazı Yahudi bilginler, bu yıldızın beklenen Ahmetin doğumuna işaret olabileceğini söylemişlerdir.

·        Kisra sarayının ondört sütunu birden yıkılmıştır.

·        Save gölünün suyu çekilmiş, hiç suyu olmayan Semave vadisi ise su ile dolup taşmıştır.

·        Mecusilerin bin yıldan beri hiç sönmeden yanan ateşi sönmüştür.

·        Dönemin önde gelen insanları çok ilginç ruyalar görmüşlerdir.

Peygamberimizin adı Tevrat ve İncilde Ahmet olarak yer almış ve geleceği bir müjde olarak haber verilmiştir. Annesi amine Ahmet, dedesi Abdulmuttalip ise Kabeye götürerek Muhammed ismini vermiştir. (Yerde ve gökte bir tane anlamında)

Peygamberimizin doğum anını en canlı, heyecanlı, coşkulu anlatan şairlerden biri hepimizin yakından tanıdığı Süleyman Çelebidir. Yazdığı Vesiletün-Necat isimli kitabında ki biz ona mevlit diyoruz, adeta o anı yaşarsınız.

Doğdu o saate ol sultan-ı din/ Nura gark oldu semavatü zemin 

Bu gelen ilmi ledun sultanıdır/Bu gelen tevhid-i irfan kanıdır

Bu gelen aşkına devreyler gelek/Yüzüne müşraktır insü felek

            Allahın esma-i hünsasından bir de Veduddur. En iyi seven, en iyiyi seven ve senginin kaynağı anlamında.. Allah bu sıfatı ile Peygamberimize Habibim (Sevgilim) demiştir. Allahın bir kul için habibim demesi, herhalde ünvanın,şerefin ve mutluluğun en yücesi olsa gerektir. Allah, bizlerin de kendisi tarafından sevilmesini,Hz Muhammed (s.a.s) e tabi olma şartına bağlamıştır. (Al-i İmran, 31) 

      Peygamberimizi ile ümmeti arasında sevgi odaklı bir ilişki vardır. O ümmeti, ümmeti de Onu dünyevi olan her şeyden daha çok sever.

Peygamber, müminler için kendi canlarından ileridir. Onun eşleri de onların anneleridir. (Ahzap,33/6) Peygamberimizi canımızdan ve tüm sevdiklerimizden daha çok sevmek, ancak Onun yolunda gitmekle olur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) de kendisinin her şeyden, herkesten daha çok sevilmesi hususunda şöyle buyurmuştur. Sizden biriniz, beni anasından-babasından, çoluk-çocuğundan ve bütün insanlardan daha çok sevmedikçe iman etmiş olamaz[1]

Anadolu insanı Hz. Muhammed (s.a.s.)e olan sevgisinden ve bağlılığından dolayı çocuklarına onu hatırlatacak isimler vermektedir. Erkek çocuklarına Mehmet, Ahmet ve Mustafa gibi isimleri tercih etmişlerdir. Bu hususta bir inceliği de dikkate alarak ''Muhammed'' ismini verecek olursa ağzından çıkabilecek bir hatalı ifadeden dolayı Peygambere saygısızlık olmasın diye daha çok Mehmet olarak isimlendirmeyi uygun görmüşlerdir. Bilindiği gibi, gül motifi Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bir simgesi olarak kabul edilmektedir. Anadolu'da kız çocuklarına Gül, Güldane, Gülser, Gülseren veya Güllü gibi isimler verilmesinin sebebi de peygamber sevgisidir.

Milletin ordusuna, adeta Hz. Muhammed (s.a.s.) gözüyle bakılmasından dolayı Küçük ve sevimli Muhammed manasına gelen Mehmetçik ismi verilmiştir. Onun mensup olduğu askerlik mesleği ile icra ettiği görev ve hizmetinin önemini vurgulamak için de, Peygamber Ocağı denmiştir.  Yine Süleyman Çelebi Ona aidiyeti şu veciz beyti ile çok güzel ifade ediyor:

Biz kamumuz kullarız sen şahsın/Gönlümüz içinde Ruşen mahsın

Ümmetin olduğumuz devlet yeter/Hizmetin kıldığımız izzet yeter.

Topkapı Sarayında mukaddes emanetlerin bulunduğu dairede gece ve gündüz ara verilmeksizin yüzyıllar boyunca Kuran okunması teamül haline getirilmiştir. Asırlar boyunca Mekke ve Medine halkını maddî yönden desteklenmiş, Haremeyn vakıfları kurulmuştur. Her yıl üç aylar girdiğinde Anadolu insanının katkısıyla, Kudüs, Medine ve Mekkedeki Müslümanlara ulaştırılmak üzere para, kumaş vs. kıymetli eşyanın gönderildiği Surre Alayları tertip edilmiştir. Bütün bunlar Anadolu insanının Hz. Peygambere duyduğu sevginin güzel tezahürleridir.

Muhabbetten Muhammed oldu hasıl Muhammedsiz muhabbetten ne hasıl?  beyiti Hz. Peygamber (s.a.s.)in sevgisini zirveye taşıyarak onun muhabbetten yaratıldığını ve kaynağını ondan almayan bir sevginin değeri olmadığını çok veciz bir şekilde açıklamaktadır.

  Enes (r.a)den şöyle dediği rivayet olunmuştur: Bir bedevi Resûlullah (s.a.s)e:

Kıyamet ne zaman kopacak? diye sordu. Efendimiz:

Kıyamet için ne hazırladın? buyurdu.

Allah ve Resûlünün sevgisini, dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber:

         O halde sen, sevdiğin ile berabersin buyurdu.[2]

Hz.Aliye Rasûlullaha olan sevginiz nasıldır? diye sorulduğunda O: Rasûlullahı susuz bir insanın suya hasreti gibi severdik buyurmuştur. Ashabın, Hz. Peygamber sevgisini şu örnek çok güzel yansıtmaktadır. Ensardan bir kadına; babası, kardeşi ve kocasının savaşta şehit düştükleri haber verilince, O, hemen Rasûlullahı sormuş, sağlık haberini alıp, Onu görünce, Seni sağ olarak gördükten sonra, her musibet bana hafif gelir diyerek sevincini izhar etmiştir.

 

Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım

Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım

Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım

Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım

Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım

Bahira'dan süzülen bir yaş da ben olsaydım

Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım

Senin için görülen bir düş de ben olsaydım

Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım

Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım

Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım

Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım

Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın

Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım.

Nurullah GENÇ

           

Allahın sevgili kulu, kutlu elçisi,önderimizi,rehberimiz Hz Muhammed Mustafa (s.a.s) binlerce salat ve selam olsunç

(Mukadder Arif YÜKSEL, Divriği Merkez Kültür Camii, 30 Mart 2007 Cuma)

[1] Buhâri,İman 8;Müslim,İmân 70

[2] Buhârî, Edeb, 96

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Hakkımda

TARİHİ,EDEBİYAT,HARS.SANAT,ŞİİR

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta
Blog RSS
http://www.turksiiri.org
http://www.vatansever.biz
http://vatansevgisi.com.tr
http://orkunsancak.sitemynet.com
http://www.yenicaggazetesi.com.tr
http://www.ortadogugazetesi.com.tr
http:www.turkhaber.org
http://www.orkun.com.tr
http://www.sinanoglu.net
http:www.fikirmeydani.com.tr
http://www.turan.tc.
http:www.uludag.org.tr
http://www.alelma.org
http:www.mukavemet.com.tr
http://www.turkce.net
http://www.ermenisorunu.gen.tr
http://www.turan.org
http://www.turkdunyasi.org
http://www.yesevi.org
http://www.kuvayimilliye.org
http://mehmettopsakal.k12.tr
http://www.turkceblog.com/?u=orkunsancak
http://www.turkceblog.com/?u=sancaktar
http://orkunsancak.sitemynet.com.tr
http://aliseydioguzturk.sitemynet.com.tr
http://.www.benimblog.com/ORKUN
www.blogcu.com/sancaktar
http://www.internetteyim.net/
http:www.pardus.org.tr
www.unibozkurt.com
http://www.anadilim.org

Kategoriler

  • DESTAN
  • din
  • edebiyat
  • sanat
  • tarih
  • Arkadaşlar

    Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:124
    Son Sayfa | Sonraki Sayfa